20 Mayıs 2011 Cuma

Toulouse

1. Havaalanında Tourist information’dan kendinize bir harita almayı ihmal etmeyin.

2. Havaalanından şehir merkezine gitmek için birkaç seçenek var. İlki 66 numaralı otobüs ikincisi “Navette Aeroport” adlı ekspres otobüs. Navette Aeroport ile A metro hattına (Jean Jaures’e) yarım saatte gitmek mümkün. Duraklar ve Tisseo bilet satış gişesi (Vente) B çıkışının orada. Bilet 5 avro.

3. Şehri merkezinde havaalanına giderken Navette Aeroport’un üç durağından birinden otobüse binmek ve otobüste bilet almak mümkün. Jean Jaures durağı Place d’Armenie’ tarafında –yanılmıyorsam Jean Jaures Caddesi 27 no’nun önüne denk geliyor), modern sanat eserinin hemen önünde.

4. Metro ve otobüs bileti aynı. Makinelerden veya Tisseo gişelerinden bilet alabilirsiniz. Fransızca bilmeseniz bile rakamlardan hangi biletin ne olduğunu anlıyorsunuz. Gidiş-Dönüş biletleri aynı gün kullanmak gerekiyor. (Bir bilet 1.50)



5. Chateau d’Eau Laganne –Pont Neuf ayağındaki su kulesi, fotoğraf galerisi olarak kullanılıyor. Enfes sergilere rastlamak mümkün.

6. Cite de l’espace –Uzay Müzesi eğer çocuğunu zvarsa ilginç olabilir. Planetarium ve IMAX 3D filmler Fransızca dublajlı, yani dil bilmiyorsanız sıkılırsınız. Diğer etkinlikler çoğunlukla sadece çocuklar için. (Ama Mir’in bir kopyasını gezmek mümkün.) Metroyla A hattındaki Jolimont durağına gidip 37 numaralı otobüse bineceksiniz. (Tabelaları takip ederseniz kaçırmanıza imkan yok.) Otobüste de ışıklı panoda her durağın adı yazıyor. +-20 avro.

7. Airbus Müzesi. Toulouse Airbus’ların imal yeri, Avrupa’da uçak şehri olabiliniyor. Müzeyi gezmeye gitmeden önce randevu almak gerekebilir. ( http://www.taxiway.fr/ ) +- 15 avro

8. Sernin ve Jakoben Manastırı iki enfes mimari yapı. Zaten birbirilerine yürüme mesafesindeler. Aslında şehir merkezindeki tüm yapılar yürüme mesafesinde.

9. Capitol meydanındaki –Belediyenin hem önünde hem arkasında meydan var, ofisi göremezseniz binayı dolanın, diğer taraftadır- turist info’dan harita ve yürüyüş turlarının rotalarını alabilirsiniz. 7 avroya bile hoş turlar var ama kendim yapayım derseniz haritayı takip etmek mümkün. Belli başlı yapılar haritalarda işaretli ama daha güzeli bazı özel evler –ilk aklıma gelen Pierre Seilhan’ın evi veya Hotel Maynier. Onları kendi başınıza bilmeniz/bulmanız zor. Ben ilginç bir “Direniş” turuna katıldım, II. Dünya savaşında direnişçilerin kullandıkları evler ve Toulouse’da direnişin tarihiyle ilgili bir turdu ve oldukça ilginçti. Ofisin düzenlediği turlarda herkesin zevkine göre birşeylere rastlamak mümkün.

10. Öğle yemekleri için restoranlar ucuz mönüler hazırlıyor. Benim favorim Himalaya. http://www.himalayaresto.com/ aynı bölgede vintage giysiler bulabileceğiniz ikinci el eşya satan dükkanlar da var.

11. Kitabınızı alıp Garonne nehri kıyısında piknik yapabilirsiniz. Ben Toulouse’a gittiğimde yaz yeni yeni yüzünü gösteriyordu, nehir kıyısı enfesti. Bazen kıyı boyu fotoğraflar yerleştirip sergiler de düzenliyorlar.

12. Turistik tren diye bir tren var. Gördüm ama binmedim. Turizm Ofisinin karşısından kalkıyor. http://www.petittraintoulouse.com/fr/
13. Postane de Turizm merkezinin karşısındaki sokakta. Türkiye’ye kart atmak +-1 avro. Pulları alıp sonra sarı posta kutularına atabilirsiniz. Genelde 2 haftada gidiyor.

17 Eylül 2010 Cuma

Montenegro


Podgorica/Podgorisa (Podgoritsa)

1. Havaalanında taksi bulmak sorun olabilir. Dışarıda genelde üç veya dört taksi oluyor,

onlarda dolup gidince yeni bir tanesinin gelmesi uzun sürebiliyor. Danışmadan size bir taksi
çağırmalarını rica edebilirsiniz. Bekleyen taksileri yakalarsanız resmi ücret 15 euro. Normal/
dürüst bir taksi için ücret havaalanı-şehir merkezi 8 euro civarı. Otobüs ve tren istasyonu aynı
yerde. Üşenmezseniz otobana yürüyebilirsiniz. Saat başı otobüs var ama havaalanından şehre
otobüs yok.
*Ben otoparka yürüyüp elimdeki haritada şehir merkezini işaret ettim, 10 euro gösterdim,
arabanın sahibi seve seve bıraktı. Genel olarak gezginlerin kullandığı yöntem bu.

2. Kotor’a çok sık otobüs var. Kuzeyde Kolasin’e de oldukça sık tren ve otobüs var. Trenler
güvenilir değil. En az 1 saat rötarı hesaba katmalısınız. Ben Kolasin dönüşü 3 saat bekledim,
hava kararıyordu, tren hala gelmemişti, pes edip otobüs durağına indim. (Tren istasyonu dağın
tepesinde, istasyon ise şehrin eteklerinde) Otobüse binerken size söylemedikleri bir şey var –bilet
ve koltuk sayısı tutmayabiliyor. Yani iki saatlik yolu ayakta gidebiliyorsunuz. Size söylemedikleri bir
şey daha var, virajlı dağ yolunda kamyonların arkasında kalabiliyorsunuz. O zaman iki saatlik yok
saatte otuz km ile gidilen dört saatlik işkenceye dönüşebiliyor. Şansıma yan yana oturan iki genç
kızdan biri diğerinin kucağına oturup bana yer verdi de son iki saatte ölmedim. Ama insanlar böyle
şeyleri hep yapıyor. İnanılmaz nazik ve yardımseverler.

3. Podgorica bir günlük bir şehir. Nehri takip edip Roma harabelerine gidebilirsiniz. (1 Saatlik
yürüyüş yolu). Bir harita alın, başka birşeye ihtiyacınız olmaz.

Nehirde yüzülebiliyor. Milenyumdan sonra yapılan Milenyum köprüsünün ayağının dibinde enfes
bir yüzme noktası var. (Zaten aşağı inen merdivenler ve eğlenen insanlar görülüyor.) Akıntı güçlü
değil ama belirlenen yerlerde yüzmekte fayda var. Su buz gibi.


4. Kolasin. (Kolaşin) Enfes bir dağ kasabası. Otobüsü tercih edin. Küçük bir yer. Bütün Montenegro
ucuz ama bu bölge yazın daha da ucuz. Kuzeye, Ulusal Park’a çıkarken veya Manastırı ziyaret
edecekseniz bu şehre uğramamak olmaz. Turist info’nun hemen karşısında sırtı görülen bina
aslında bir restoran. (Restoran sorarsanız önce orayı söylemiyorlar. Biraz ısrar ederseniz,
siz nerede yiyorsunuz falan derseniz ancak öğreniyorsunuz.) Girişi bulmak zor –zor dediğim
üşenmeyip binayı dolaşmak gerekiyor. Ama 3 euroya enfes kuzu yiyebileceğiniz çorbalarıyla
meşhur bir yer. (Çorbalarıyla meşhur diyorum çünkü orada oturduğum sürede herkes çorba
içmeye geldi.) Çok ilginç binalar var. İçinden su çıkan bir ağaç var –ki bir benzerini görmemiştim.

5. Montenegro’da sular enfes. Cilt bakımına o kadar para harcayacağınıza burada yüzünüzü
yıkayın. (THY 300 ytl.ye uçuyordu. Gerçekten cilt bakımı parasına bu ülkeyi gezebilirsiniz.) Şehir
suyu içiliyor.

6. Pazar günleri çoğu yer kapalı. Ama her yer değil. Açık market bulmak mümkün. Eminim başka
yerlerde de vardır ama bulamazsanız Katedralin (hiç bitmeyen dev Ortodoks katedrali) oradaki
market ve su satan büfeler açık.

7. İngilizce bilen sayısı ortalama. Ama bilmeseler de bir şekilde yardımcı olmayı başarıyorlar.

Yer tariflerinde son derece yaratıcılar. Kaba yanıtlar veren veya yürüyüp giden kimseyle
karşılaşmadım.

8. Pazar ATM’lerde para olmayabiliyor. En garantili yer meydandaki ATM. Ama üzerinizde para
bulunsun, yoksa Pazar Pazar parasız kalabilirsiniz.

9. Barlar sokağının (Njegoseva) ortasında Ortodoks kilisesinin yemek servisi yapan bir yeri var.
Barlarda pancake tarzı yiyecekler bulmak mümkün ama kilisenin yerinde çok ucuza bir sürü şey
yiyebiliyorsunuz. (1-2 euroya). Yeri bulmak kolay, bütün bar/restoranların dışarıda masası var,
onların yok.

10. Yöresel yemekler için –birkaç yer deneme şansım oldu, meydandaki restoranlar
lezzet açısından en iyileriydi. Fiyatlar pahalı bir yerde 15 euro, ucuz bir yerde 2 euro.

11. Rakı denilen içkinin bizim rakımızla bir ilgisi yok. İlginç bir içki, ben hoşlandım. Biraları güzel.
Şaraplarında iş yok.

12. Latin harfleri kullanmıyorlar ama bir süre sonra sokak adlarını çözmeye başlıyorsunuz.

13. Milenyum köprüsünden sonraki köprünün (yanılmıyorsan Gazela) dibinde geceleri içmek için
enfes bir bar var. Sarhoş olursanız yukarı çıkamayabilirsiniz çünkü iniş ve çıkış iyi aydınlatılmamış.
Canlı müzik, Türkçe şarkılar da söylüyorlar. Fiyatlar ucuz.

14. Şehirden havaalanına giderken taksiye binmeden önce pazarlık yapın. Taksiler turistleri
kazıklamaya hevesli. Kapısında durak adı/telefon numarası yazmayan taksiye binmeyin.

8 Haziran 2010 Salı

Latvia- Riga


1. Havaalanından çıktığınızda otoparkın ilerisinde otobüs durağı var. 22 numaralı otobüs şehre gidiyor. Ancak havaalanından çıkmadan paranızı mutlaka bozdurun. Bilet 1 lat’tan ucuz ve otobüs şoförleri çoğunlukla 10 lat ve üzeri paraları bozmuyor.
2. Riga’nın pahalı olduğu söylenir ama doğru değil. Alışveriş yapmayacak, yemek yiyecek ve etrafı gezecekseniz Riga’daki rakamlar son derece makul. Güzel bir yemek yaklaşık 10 euro'ya mal oluyor. (Et için Bibar’ı öneririm.)

3. Lido adlı mekan Latvia yemekleri yapan bir tür orsa lokantası. Fiyatlar uygun, yemekler lezzetli. Yeri Katedralin orada. Terbetas iela ile Elizabetes iela’nın köşesi.
4. İçkilerin fiyatı en lük yerle en ucuz yer arasında olsa olsa 1 lat fark ediyor.
5. Skyline bar, radisson’un 26. Katı, katedralden düz devam edilince ulaşılıyor –zaten cam bina, yüksek, görmemek mümkün değil. Kokteyller 5 lat, bira 2 lat. Giysi koşulu yok. Manzara 360 derece ve inanılmaz.

6. Haziran’da güneş gece 12’de batıyor. Dalgaya düşmeyin.
7. Old town iyi hoş ama Küçük Moskova’yı, bit pazarını –fotoğraf çekmek yasak- Art Nouva bölgesini ihmal etmeyin. Hepsi yürüme mesafesi.
8. Erkeklere not: Tanımadığınız kızlarla hiçbir yere gitmeyin. Tanıdığınız –birkaç kere gördüğünüz- kızlarla da hiçbi,r yere gitmeyin. Burada olduğum dönemde barlara gidip soyulanları mı görmedim, ara sokaklara çekilip herşeyleri gasp edilenler, sabah sokakta uyananlar… Riga tehlikeli değil ama karı-kız peşine düşerseniz astarı yüzünden pahalıya gelebilir. Burada da bizdeki pavyonlarda yapılan sık sık yapılıyor, hesap geldiğinde bir anda kızın şampanyalarının parasını ödemeniz gerektiğini öğreniyorsunuz –ya da dayak yiyorsunuz.
9. Bir kulüpte –bazı kulüplerde- bir kızın gelip kucağınıza oturması mümkün. Yapılacak en iyi şey, nazikçe kızdan kalkmasını rica etmek. Cebinizdeki bütün parayı kaptırsanız bile bu kızlar kimseyle yatmıyor, bu da bir dip not.
10. Gece 12’de sokakta tek başıma dolaştım, Old Town tarafında hiçbir şey olmuyor. Ama Little Moskow biraz riskli. (Yine de kadınlar için fazla bir risk yok. Asıl tehlikede olan erkekler.)


11. Sınırda bolca soru soruyorlar –neden geldin, ne zaman gideceksin vb ama sabrınızı kaybetmezseniz bir sorun çıkmıyor.
12. Ucuz yemek –Pelmeni –mantıcı. Neli mantı isterseniz var, kuzuyu tavsiye ederim. Her yerde bu lokantadan var. 2 lat’a deli gibi yiyebiliyorsunuz. Self-servis.

Z. Heyzen Ateş

6 Nisan 2010 Salı

HİKÂYE 2

Üniversite yolundan eve dönüyorum. Hava temiz. Yağmur sonrası. Veya belki bir sonraki yağmurun hemen öncesi. Bu ülkeyle ilgili söylenebilecek en olağan sözlerden biri.

Etraf ağaç dolu. Bu ülkeyle ilgili söylenebilecek en olağan sözlerden ikincisi. Meşe olduğunu zannettiklerimin meşe olmadığını öğrendim, çam zannettiklerim de çam değilmiş. Yolun üzerindeki ağaçlardan birine gözüm takılıyor ve kendimi onun çınar olup olmadığını düşünürken buluyorum.

Ağacın dibindeki kutu uzun süre dikkatimi çekmiyor.

Gördüğümde zihnim bu bilgiyi algılamakta zorluk yaşıyor. Önce çöp olabileceğini düşünüyorum ama beynim bu ihtimali hemen geçiyor. Burası Zelanda. Evsizlerin bile çöplerini ayıklayarak attığı ve topladığı ülke. Yol kenarına bırakılmış bir kutu çöp olamaz.

Yol kenarına bırakılmış bir kutu olsa olsa yol kenarına bırakılmış bir kutu olabilir.

Kutunun yanına gidiyorum. Maun olabilir. (Ya da belki çam, çınar, meşe.) Üstünde çizikler var. Kapağı sağlam. Kilidi kırık değil ama açık. Kapağın tam olarak yerine oturmamasından anlaşılıyor.

Türkiye’de olsam bomba olması ihtimaliyle polisi aramak aklımdan geçerdi.

Zelanda’da uçağa binerken pasaportunuzu veya kimliğinizi bile sormuyorlar.

Bomba olabileceği ancak bu yazıyı yazmaya başladığımda aklıma geliyor. Auckland’da olmaya fazlasıyla alışmış olmalıyım.

Enfes bir kutu. Birinin ondan vaz geçmiş olması şaşırtıcı. Birinin kutuyu ağacın dibinde unuttuğu teorisini inanılabilir bulmuyorum. Onu alabilir miyim?

Onu açabilir miyim?

Yağmur yeni kesildiği için sokak boş. Ama saat yediden sonra üniversite yolu zaten tenha olan yollardan. Kötü bir hafta geçirdim. Kötü bir üç hafta geçirdim. Yanlış karar üstüne yanlış karar. O yüzden kutuyla ilgili kararı tek başıma vermek istemiyorum.

Sokağın boş olması işimi kolaylaştırmıyor çünkü her hangi birine sorabilirdim.

Kutularla ilgili otorite olan bir tanıdığım yok. Her hangi biri işimi görürdü.

Aç ya da açma demeye gönüllü her hangi biri işimi görürdü.

Ya da belki yazı tura atardık.

Benimkisi ahlaki bir tereddüt değil. Yoğurdu üfleyerek yemenin birkaç tahtası eksik geri kalan tahtaları sallanan bir beyin tarafından yorumlanıp içselleştirilmiş hali.

Cep telefonumu çıkarıyorum. Şarjı bitmek üzere. Kimi arayacağımı düşünürken dikkatim dağılıyor. Bugün Massive Attack konserine gidecektim.

Şu anda Massive Attack konserinde leyla oluyor olmam gerekirdi.

Bunun yerine ağacın dibindeki maun kutuyu anlamlandırmaya çalışıyorum. (Kimse itiraz edecek konumda olmadığına göre edebi estetik ve kulak dolgunluğu adına kutuyu maun olarak vaftiz ediyorum.)

Yoldan geçen arabalardan birindeki adam yasadışı bir şey yapıyormuşum gibi bana bakıyor.

Ona fikrini sorma ihtimalini hemen zihnimden siliyorum. (İhtimal hesabı yapacak olsak benim vereceğimden daha doğru bir karar vereceğinin ortaya çıkacağını bilsem de onu gözüm tutmadı. Zaten beni gözü tutmayanları gözüm tutmaz.)

Kiwiler anlayışlı insanlar ve nezaket geleneğine sahipler ama kime kutu danışırsın derseniz İsveçliler veya Güney Amerikalılar daha kutudan anlar insanlarmış gibi geliyor bana.

Aklıma ev arkadaşıma yeşil çay alacağıma dair söz verdiğim geliyor. Hayati önem taşıyan bir söz değil ama çaysız dönünce güvenilirliğim ciddi ölçüde sarsılacak. Çinli bir kız. Kutu meselesini anlayacağını sanmıyorum.

Kore marketi yolun hemen aşağısında. Yol bomboş. Kutunun döndüğümde de orada olacağına eminim. Ama saat sekizi bulursa Auckland’daki her yer gibi marketin de kapanması ihtimali var. Uzak doğuluların yerleri diğerlerinden daha uzun süre açık kalıyor ama beyaz adamın 5’te paydos ettiği bir ülkede “daha uzun” fazla bir anlam taşımıyor.

Maun kutudan ve meşe olmayan ağaçtan birkaç metre uzaklaştığımda şehir merkezine doğru yürüyen şemsiyeli bir kız görüyorum. Bir saniyeliğine göz göze geliyoruz. Kutumu alır mı?

Ona kutunun benim olduğunu, ona dokunmamasını söylemek istiyorum.

Kutunun benim olamaması birşeyi değiştirmiyor. Onu çabucak sahiplendim. Mal bulanındır. Onu bırakırsam ve başkası bulursa, o zaman onun mu olur? Hayır, kimseye bırakmaya niyetim yok ama zihnimde hala mantıklı olan bir köşe bana kıza kutuyla olan ilişkim konusunda detaylı bir açıklama geçmemin akıl karı olmadığını söylüyor. Zaten artık çok geç. Onunla konuşmak için geri dönmem gerek –ki dönemem. O zaman gerçekten deli olduğumu düşünür.

Elinde şemsiye varken kutuyu taşımasının zor olacağını söyleyerek kendimi ikna edip Kore marketine gidiyorum. Yolda bir iki kişiyle daha karşılaşıyorum ama onlar bende kızın yarattığı tedirginliği yaratmıyor.


Döndüğümde kutu yerinde yok.

Birkaç hafta sonra aynı kızı sahilde görüyorum. Yanında sevgilisi var. Ya da sevgilisini aldattığı erkek –ama çok ortalıktalar. İnsan sevgilisini aldatacak olsa bu kadar orta yerde yapmaz. (Yine, burası Zelanda. Aldatma mevhumunun suyunu çıkarmış bir ülke.)

Bir an için beni gördüğünde eminim. Kafasını çeviriyor, denizle ilgileniyormuş gibi yapıyor. Bu kaçınma jesti; inkâr hoşuma giden bir iletişim içeriyor.

Birbirine tamamen yabancı iki insanın paylaştığı garip bir samimiyet anı.

Kendi yönlerimize yürüyüp gidiyoruz.

17 Mart 2010 Çarşamba

Hikaye

Kadın yüksek sesle kağıtta yazanları okuduğu sırada gözleri sayfadaki tüm ışığı öğüten iki kara delikti. Bitirdiğinde her yan kararmıştı –artık harflerin arasında boşluk yoktu.

“Hepsi benimle ilgili,” dedi adam hıçkıra hıçkıra ağlayarak. Karanlığı bölmeyi denedi. Omuzları, ölmekte olan bir hayvanın kasları gibi sarsıldı.

“Hepsi bir hikaye,” dedi kadın kağıtları elinde tutmayı sürdürerek.

Yıldızlar hizaya girdi, sayfalar yeniden ışıkla doldu. Göz yaşları kararan ayın sertleşen amberinde yaşamayı sürdürdü.

Amber fosilleşmiş ağaç özüdür, diye hatırladı adam görünmez ağacın köklerine tutunmaya çalışırken.

Gece çürümekte olan bir organizma gibi kendi içine kapandı.

“Sadece bir hikayeydi, endişelenmene gerek yok,” diye tekrarladı adamın göz bebeklerine dokunan kadın ve kağıtları bir daha eline almamak üzere kaldırdı.

17 Ocak 2010 Pazar

Yeni Zelanda Notları # Auckland


  1. Shuttle servisi –supershuttle- kapıya kadar ama binmeden pazarlık etmek en doğrusu. Yoksa can yakıcı rakamlar ödemeniz gerekebilir. Araçlar havaalanının kapısının önünde duruyor. Ayrıca içeride bilet alınmıyor.
  2. NZ cilt kanseri oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri ve nedeni de belli yani boşuna riske girmeyin ve bolca güneş kremi sürün.
  3. Auckland ve çevresinde pek çok sönmüş yanardağ var. En yenileri 500 yıl önce denizden çıkan Rangitoto. Tepeye tırmanış oldukça zorlu, yolun bir kısmı çölde saatlerce yürümek gibi. Toprak ısıyı yansıttığından cehennem sıcağında tırmanmak gerekiyor. Ama deneyimsiz tırmanıcılar bile yeterince azimle başarabilir. Bolca su almakta fayda var, adada su satılan –veya herhangi bir şey satılan- hiçbir yer yok. Gemide alışveriş yapmak mümkün ama yola çıkmadan malzemeleri çantaya atmak en iyisi.
  4. Lava mağaraları adanın en ilginç yerlerinden . İşaretlere dikkat edildiği sürece tehlikeli veya zor değiller. Ama yanınıza fener almazsanız ilerleyemezsiniz,
  5. Skytower kenarında yürüyüş ancak atlayacaksanız ilginç. Yoksa korkutucu bir yanı yok ve manzara da –skytower’ın görülmemesi hariç- çarpıcı değil. Eden dağı, bu açıdan daha cazip.
  6. Yeni Zelanda’da eğer resmi bir tatil günü haftasonuna denk gelirse, o tatil sonraki ilk iş gününe kaydırılıyor. Yani tatil günü tatil günüyle yanmamış oluyor. Enfes bir uygulama.
  7. Musluk suyu içilebiliyor.
  8. Saat 7’de buluşalım demek saat 7’de buluşalım demek. 8 veya 7’ye çeyrek kala değil.
Z. Heyzen Ateş

18 Kasım 2009 Çarşamba

Belgrad - Belgrade

SkyLife - November 2007
Article: Z. HEYZEN ATEŞ


The white city

Serbia's capital Belgrade is a city where old and new, architecture and nature intermingle at the confluence of two rivers.

A common feature of cities that go way back in history is that they are located near water. So it's not difficult to imagine why Belgrade, situated at the confluence of two rivers, suffered so many invasions throughout history and hosted first one culture and then another in rapid succession. Deemed a gift of the gods to the Earth in the Stone Age, the Sava and the Danube were this city's eternal guarantee of survival. What then? Then came the Celts, the Romans, the Bulgars, the Byzantines, the Ottomans, Austria, Yugoslavia and Serbia, all of whom left traces here.

Its almost six-thousand-year past spread out beneath your feet, Belgrade is a city that has defended itself against countless threats, holding its own against time, governments and natural disasters. A city whose nobility lies in its rebellion against authority. With its social and touristic fabric, it has drawn a lot of attention recently and makes an attractive alternative for travelers who expect something different from the usual touristic offerings.

PLACE OF ESCAPE

Speaking of cities whose history dates far back, cities that have managed to defend themselves against dozens of wars, albeit in tatters, a person has trouble deciding exactly where to start. I would suggest that you take a chronological approach and begin with the Kalemegdan, which dates to the 1st century and is regarded as the city's historic center. Originally built by the Romans in the first century A.D., Belgrade Fortress was later restored many times, most notably by the Byzantines and the Ottomans. By the 1980's the area around it had been turned into a park and the fortress itself converted into a haven both for foreign tourists and for locals looking to spend a quiet weekend. With its fortress and military museums, the Cvijeta Zuzoric for art buffs, its zoo and its restaurants, Kalemegdan is a must-see if you go to Belgrade.

Gazing down on the city from above, the fortress makes an impressive appearance rendered even more interesting by a folk legend which has it that the hill is covered with dungeons dating back to the Roman period. When you enter the fortress, you can see for yourself the Roman Well, whose existence corroborates the legend. If you drop a coin into it, you won't be able to hear it hit bottom. What could be better than a bottomless well for making wishes? If you're going to spend some time in Belgrade, you should also see Kalemegdan by night. With the illumination, you'll feel you're visiting a completely different place.

AN ARCHITECTURAL FEAST

If you head straight for the heart of the city, it makes sense to follow the Knez Mihajlova, an avenue closed to vehicle traffic. You can't miss it. There is one thing almost all the world's big cities have in common: a central pedestrian zone. In Belgrade this is the Knez Mihajlova or, if you have a map in English, Prince Michael or Mikhailo Avenue, the venue of choice for shopping or a coffee break. For one thing, if you've gone into the city, you don't have to choose a street or a direction because there's something to see no matter which way you go. Belgrade boasts examples of every architectural movement that has ever swept Europe. Classical, neoclassical, Baroque… you can even find Art Nouveau buildings here. Consequently, wherever you happen to be in the city you should not only watch where you're stepping but also look up as you walk to see the facades of the buildings above the shops and cafes. Skadarlija (Skadarska Street in the old city), the Old Palace, St. Michael's Cathedral, the Vuk Foundation, the old post office on Kosovsa Street, St. Mark's Church, a work of the Petar and Branko Krstic brothers built over the former Gracanika Monastery, the Serbian Parliament building and Sveti Sava Temple are just some of the must-see buildings that have managed to survive.

A CITY REBORN

Belgrade's network of streets and squares was entirely re-designed in the 19th century and the areas around the squares reorganized like those of other old European cities. The oldest of these squares is Republic Square, created by demolishing the 18th century Stambol Gate built by the Habsburgs. The National Theater, designed by Alexander Bugarski, and the statue of Prince Mikhailo Obrenovic by the Florentine architect Enrico Pazzi might also be of interest to those who want to explore the city in more detail. Unfortunately most of the buildings in this part of the city were irreparably damaged in the Second World War and, deemed beyond restoration, were eventually razed. Some of the old

bomb depots on the other hand were converted into kebab shops, and the bomb shelters taken over for other purposes. When you to go Belgrade you are not going to believe that this was once a city where black-market kerosene was sold in cans. Its once dark nights are full of life and gay adventure now.


NIGHTS ON THE DANUBE

Once a separate city but joined now to the Serbian capital, Zemun is a popular town on the banks of the Danube. Beyond the fact that it's the talk of all Europe, hilltop Zemun is a perfect choice for those who have come to tour Belgrade. Outside yet near the city, it boasts Baroque architecture, narrow streets and 18th century houses. And of course the 'splavovi' or floating nightclubs that host around 280,000 tourists a year. Some of them also serve dinner, but most people go just for the entertainment while floating on the river. The splavs could be said to be Belgrade's answer to Paris's Bateaux-Mouches. I would recommend that you board one to watch the sunrise or sunset in Belgrade.

TASTES OF BELGRADE

But let's turn now to my favorite part, the food. Like Balkan cuisine, Serbian fare exhibits traits of Ottoman and Germano-Hungarian cooking. The kebabs known as 'Cevapcici' are the most popular. This is a cuisine big on meats and sauces in general. For breakfast you can eat savory 'burek' or 'pogacice' and sample the delicious jams. For lunch I would recommend something light like one of the two soups, supa or corba, and for dinner a traditional 'rostilj', or grilled meat with beer.

In step with the times, Belgrade has shed its weary past and thrown itself night and day into the arms of the new age. By its real name, Belgrade, the White City, it awaits those who prefer to visit cities not overrun with tourists.