12 Ocak 2008 Cumartesi

Prozac Nation I

Annem, ben daha 17’ime gelmemişken “kader utansın” lafını öğrenmiş, yeni sığınma alanı olarak belirlemişti. Başka da fazla seçeneği yoktu kadıncağızın. Bir yandan denge yoksunu bizler diğer taraftan sevgisinin bu dengesizlikleri kaldırmaya yetip yetmeyeceğinin kararsızlığı arasında sıkışıp kalmıştı.

Henüz 2000’leri görmemişken, yani çabuk unutulmuş ekonomik krizlerin hemen öncesinde bile artık o kadar da iyi değildi ekonomik durumumuz. Belki iyi niyetli davranıyorum “o kadar da” derken, ne de olsa düşüşümüz oldukça yüksekten olmuştu bizim; borç harç kadıncağız o kadar sert olmamasını sağladıysa da.

Hiç toparlanmadık. En azından ben hiç toparlanmadım. Bir miktar Prozac Nation çalıntısı bir hayat tasviri yapardım buraya ama çok da önemli değil. Krizlerim hiç bitmedi, her olay dev bir büyüklükte göründü bana. Hiç bitmeyen geçmiş bilançoları, bir hata olduğunu bilmek, hatanın nerede olduğunu bulamamak çünkü kendine konduramamak. Ama o kadar toparlanamadım ki en sonunda elimde sadece deliliğimi belgeleyen raporlar, hafıza boşlukları ve sürekli ağlayan bir anne kaldı. Bunlara o kadar sıkı sarılmıştım ki – gereksiz bir affedilme ihtiyacı, bunu gereksiz bulduğu için kendine sinirlenen alternatif bir kişilik. –bırakmadım. Her değişikliğin çöküşe bir adım daha yaklaştırdığı birinin daha kötüsü olamaz derken bile her türlü değişiklikten kaçınması.

Çıkmak istemiyorsunuz, buldukları her şeyi buldukları yerde bitiren metamorf karıncalara karışmak istemiyorsunuz. Ayırt etme yetisi, karanlık tarafa ve dipsiz bir çöküntüye dair de olsa depresyonla beraber geliyor.

Bu baskın olan taraf. Ayın karanlık yüzü. Önce kısa sürelerle. Geri kalan dönem bu dibe vuruştan beslenen çok hızlı ve çok parlak manik periodlar. Dünya benim. Güçlüyüm. Çoğunlukla çok güçlüyüm. Bu hissi seviyorum, ona bağımlıyım. Bir şekilde depresyona bağlı olduğunu bildiğim için en başta her tür tedaviyi reddediyorum.

Yalan söyledim. Uzun süre, tehlikeli olabilecek kadar uzun süre tedaviyi reddediyorum. Migren bazen canımı herhangi bir şeyden çok daha fazla yakıyor. Migren’i de seviyorum. İhtiyaçlar aritmatiği. Sonra karanlık zamanlar uzuyor. Hiç bitmeyen ay tutulmaları. Hiç bitmeyen güneş tutulmaları. Çevremdekilerin zavallılığı, çevredekilerin zavallılığı. Bilgi depresyonu besliyor. Algı depresyonu besliyor. Bu dünyanın sana ihtiyacı olmadığını biliyorsun. Sensiz de gider. Öyleyse neden burada durmak zorundasın. Böyle zamanlarda annemin ağlamaları beni çıldırtıyor. Boş gözlerle ona bakıyorum. Öfke. İşin aslı bu: Dayanabiliyorsam bu öfke sayesinde. Depresyon onu benden çok ender alabiliyor. Ne de olsa bir zamanlar bir şeyler yapılabileceğine inanmıştım. Üretmeye. Bunun izi ince bir bağ da olsa nefes aldırıyor. Farkında ol ya da olma; hareket edebilmek, yapabilmek, iş yapabilmek, bakkala gidebilmek, yazmak, fotoğraflamak hepsi nefes aldırıyor.

Depresyonu tatmamış birinin, gerçekten orada olmamış birinin anlamasını beklemiyorum. Acıyı en aptalcasını dahi –ve her hatayı, yanlış otobüse binmeyi bile- en derinden hissetmeyi. Hayatın buna bağlıymış ve sen kaçırmışsın gibi.

İlk psikiatristlerimin hiç birine yakalanmıyorum. Obsesyonlar, paranoyalar, hepsi depresyon denilen paket programla beraber geliyor. Ama tedavi olmak istemiyorum, manik dönemlere ihtiyacım var. Onların verdiği enerjiyi bir kez olsun tadan birinin bundan vaz geçmesi çok zordur. Biçime indirgenmek istemiyorum. Buna bağlı olan sosyal kabul kurallarını atlatmanın bir yolunu bulmak zorundayım. Buluyorum.

II

Kuralları bilen birine karşı oynamak zordur. Özellikle de oynamaya dair ciddi bir hevesiniz yoksa. Psikiatristleri atlatmak kolay. En hevesle başlayanları bile çabuk sıkılıyor. Şablonlarını biliyorum. Bir çoğundan daha iyi biliyorum. Manik dönemlerim gittikçe kısalıyorsa da hala güçlü. Planlayabiliyorum, dengemi kaybetsem de böyle zamanları sebeplendirebiliyorum. Yutacakları sebepler bulmak o kadar kolay ki. Depresyonun bir yanılsama olduğunu hatırladığım sürece –sadece bu kadarını- depresyon zamanında ne kadar düşersem düşeyim harekete geçmeyeceğimi biliyorum. Bu beni uzun süre aptallıktan uzak tutuyor. Eh, tutamayacağı zaman da tarihin bunun için biçtiği en sağlam kılıfı keşfediyorum: Alkol.

Arkadaşlarımı kandırmak da kolay. Belki bir iki tanesi hariç. Sosyal kodlar psikiyatrik kurallar gibi işliyor. Alkol ve zor adamlardan oluşan bir sevgililer güruhu. Sevgilim ne kadar zor biriyse o kadar fazla tüketebiliyorum. O kadar uzun süre dengede duruyorum ve depresyon bittiğinde – ya da o bittiğinde- başımdan atıyorum. Kırarak değil ve de üstelik zaferi bırakarak. İşim bitmiş oluyor, hala hayattayım. Bu nedenle zorlu olanları seçiyorum, onlar da hayatta kalıyorlar. Silik ve sahte ve ama başarılarla dolu zaman öldürmelerine geri dönüyorlar. Onları öldürmeyen onları güçlendiriyor mu bilmiyorum, çoğunlukla onları çoktan unutmuş oluyorum.

Sızarak aptal depresyonların geçmesini beklemek. İçerek o aptal depresyonların geçmesini beklemek, sevişerek o aptal depresyonların geçmesini beklemek. Ve evet, yeniden oyundasın. Yanılsamayı tutuyorsun. Sınırda ve tekinsiz de olsa her iki farkındalığı da bırakmayacaksın. Kural bu. Yoruyor. İşe yaradığı sürece önemli değil.

İyi bir işin var. Çok kazanıyorsun. Bunu var olmak için yeterli, normal olmanın ispatı olarak gören annen artık ağlamıyor. Onu gezilere yolluyorsun, evi toparlıyorsun, kavgalı olduğun insanlarla barışıyorsun. Her zaman yutuyorlar. Oysa ilgisizsin. Bu bir görüntü. İyi veya kötü davranmakla, olmakla, kendin olmakla ilgisizsin.

Daha bitmedi.

III

Sonra o gün geliyor. Diğerleri gibi değil. Sabah kalkıyorsun ve depresyondasın. Bu doğru. “Asıl krizler hep böyle gelir.”

Nefes almakta zorlanıyorsun, ayağa kalkmak imkansız, vücudunu hissetmiyorsun. Beynindeki ne idiyse onu tükettin. Bunu istemiyorsun ama orada. Kanadığını hissediyor ama yarayı bulamıyorsun. Öfke bitti. Öfkeyle sen de bittin. Zannedilenin aksine çaresizlik ileriye dönük bir adım olmuyor. Depresyondasın, k-2’desin, gerçek delilerlesin, onlar için dokunulmazlığın olsa bile onlardan biri değilsin. Fazla iyi biliyorsun kuralları, oraya geçmeyeceğini biliyorsun, burada olmadığını biliyorsun, ağzından salyalar saçarak televizyon başında duramayacağını biliyorsun. Bunu henüz hak etmedin – ve evet, bu ancak hak edilen bir şeydir-

Tedaviler. Alkolü bırakıyorsun. Çünkü artık işe yaramıyor. Kimseyi kandıramazsın, kendini de kandıramazsın – kendini kandırmak ancak başkalarını kandırabilmek üzerinden yürüyen bir denklemdir- . İlaçlar. Prozac sende intihar eğilimi yaratıyor –hemen kesiyorlar- valium seni öldürüyor. Senin işe yarar olmanı istiyorlar oysa. Seçeneğin yok. Bana borçlusunuz, diye düşünüyorsun, size yardım edeceğim ama bana borçlanacaksınız.

Ediyorsun da.

III

Her şey anlamını yitirdiğinde –kelimeler, hareketler, hepsinin içi boş, kafanda gitmeleri gereken yere gitmiyorlar ama boşluk güzel. Kendini kapatabilmek güzel. – yeniden kazanmak imkansız. Psikiyatristlerin aksine bunu bildiğin için başka bir yöntem deniyorsun. Filmde Ricci’nin dediği gibi, ilaçlar nefes alma alanı tanıyor. Ağırlar ve seni hiç sevmediğin bir biçimde sakinleştiriyorlar. Öfkenin geri gelmeyeceğini anladığında bunun olması gerektiğini de kavramıştın. Kabul ediyorsun. Yeterli. İşe yarıyor.

Yıllar sonra ilk kez rüyalı uykuların var. Hala dışarıdasın ama önemli değil. Rüyada dahi dışarda olmak önemli değil. Bölündün ve asla tek bir bütün olmayacak. Bir tanesini seçiyorsun. İşe yarar görünen bir tanesini.

Şimdi iş yapmak/üretmek eskisine oranla zor. O kadar hızlı değilsin, her şey o kadar kolay değil. Sıradan insanlar gibi yapıyorsun sen de . 9’dan 5’e yapıyorsun; yemek yapıyorsun; hep doğru otobüse biniyorsun. Espri yapıyorsun.. Rol değil eğleniyor olduğun. Eğlenmemem mümkün değil, ilaçlar mutluluğunu garantiliyor. Her hangi bir mutluluktan daha sahte değil. Daha az ev yapımı hiç değil. Yapan sen değilsin hepsi bu. Kötü değil. Nefes alman gerekiyor, nefes alman gerektiği sürece devam edeceksin.

Kendi vicdanın için değil, insanın hele de benim kadar pratik yapmışsa kendi vicdanıyla baş etmesi kolaydır. Lakin başkalarının yükümlülüğü senin omuzlarında olduğunda iş değişiyor. Madem sen aldıramıyorsun, onların aldırdıkları arasında sahiplenebildiğin kadarını sahiplenebiliyorsun. Hafif olanlar elbette. Anneni çok ağlattın, bu doğru değil. Ezip geçmeni hak etmeyecek insanları dümdüz ettin. Onlar için işe yarama eğilimi duyuyorsun. Acıma duygun gelişmiş değil ve sertsin. Aksi tehlikeli olurdu her halde. Ama sorumluluk bilincin var. Çok eskilerden, her şeyden, hatırlayabildiğin her şeyden (ki bu çok fazla bir şey etmiyor) öncesinden kalma. Alanını işeyerek belirledin ve başka köpekler oraya girmiyor. Belirsiz bir rahatlama var. Dışarı çıkmadığın sürece güvende olacaksın.

[Daha bitmediğini henüz bilmiyorsun.]

Z. Heyzen

İstanbul, 2004

1 yorum:

extreme357 dedi ki...

siktirtme tahtanı,
bir daha bipolar üzerine yazma.
sadece edebiyat üzerine yaz.
felsefe üzerine de yazma amk.
felsefe taklidi olan edebiyat üzerine yaz.
insan olmaya çalışanlara, özel olduğununa kendini inandırmaya çalışanlara bu kadarı yeterli.